Haftasonu değişik bir tur denedik…

Biz gezgin şehirli tayfası üç gün tatili bir arada görünce ne yapıyoruz? Hemen plan programa başlıyoruz. Nereye gitsek? Bizim için rutin bir düzen var. Hiç olmazsa neyle gideceğimiz konusunda tereddüt yaşamıyoruz. Bisiklet o kesin. Fakat bu defa değişik bir şeyler denemeyi düşünüyoruz. Bisiklet ile evden çıktığımızda gidilecek güzergahlar belli. Yer İstanbul olunca kısa alanlarda dar paslaşmalar şeklinde bir elin parmaklarını geçmeyecek rotalar üzerinde gidip geliyoruz. Malum kentsel dönüşüm adında koskaca bir canavara dönüşen İstanbul bizi ne zaman yutacak diye beklerken kısacık ömrümüze azıcık bir heyecan katmak için inanılmaz çabalar gösterip şehri üç gün de olsa terk etmeyi becerebiliyorsak ne mutlu bize.  Öyle kolay değil bu şehire girip çıkmak, ustalık gerektirir. Girmek de zor çıkmak da zor. Biz ailece epey matematiksel hesaplar yapıyoruz. Eskiden çakallık yapıp yola erken çıkan tatilciler rakiplerinin önüne geçip trafik sıkışlıklığından nasibini almadan gideceklere yere rahatça varabiliyordu. Ama şartlar herkesi çakal haline getirdi. Çakal da olmak yetmiyor günümüzde. Şahin, kurt, yılan artık Allah ne verdiyse olsan yine o trafiğe giriyorsun. Diyeceksiniz ki; bisiklet ile trafiğin ne alakası var. Dedim ya bu defa farklı bir tur denemesi yapalım dedik. Haftasonu git gel en fazla 160-200 km yapabildiğimizi varsayarsak gittiğimiz en uzak yerler İznik gölü, Trilye, Eşkel, Yalova civarı, Armutlu, Kumla ve Ulubat Gölü. Bir ara Şile taraflarını denedik ama üçüncü köprü inşaatı ile duble duble yollar yapılacak diye dapdaracık köy yolları arasında gidip gelen katil iş makinaları ve kamyonlar yüzünden artık oraları gözden çıkardık.

Emirhan kardeşimizin (Atölye 25.4) bize araba için şahane bir bisiklet taşıma aparatı hedeye etmesi ile turculuk hayatımıza yeni bir boyut gelmiş oldu.  Bisiklet ile gidemediğimiz yerlere bisikletleri biz götürecektik.

Kafa kafaya verip üç günlük tatilde ne yapabileceğimizi değişik varyasyonları ile çıkardıktan sonra birine karar verdik. Plan şuydu; ilk gün yine gezilerimizin birinde keşfettiğimiz Kandıra-Ağva yolunda sürüp aynı akşam araba ile İznik gölüne geçip, ertesi gün gölün etrafını turlayıp son gün keyif yapmak.

Bunun için Cumartesi sabah arabaya bisikletleri ve çantaları yükleyip 8:30 gibi evden çıktık. Kandıra’ya vardığımızda öğle vakti olmuştu. Arabayı Kandra ilerisinde bir köy kahvesinin yanına park edip bisikletlerimizi yükledik ve Ağva’ya doğru yola çıktık. Amacımız 35 km kadar Ağva’ya sürüp orada yemek molası verdikten sonra tekrar aynı yoldan arabanın olduğu yere dönmekti. Böylelikle ilk gün 70 km civarında sürüş yapacaktık. Bilmeyenlere söyleyeyim bu rotayı tercih etmemizde ki en önemli etken, muazzam bir tabiatın içinde tatlı tatlı iniş ve çıkışları olan kaymak gibi bir yolda sürebilme imkanı. Uçsuz bucaksız yeşilliğin her tonunu görülebilmek de yanımıza kar kaldı tabi.

Bol bol fotoğraf çerekerek iki ikibuçuk saatte Ağva’ya vardığımızda epey acıkmıştık. Yoldan aldığımız bir paket makarna ile peyniri harmanlarayarak basit usul pişirdiğimiz yemeğimizi Göksu nehrinin Karadeniz ile birleştiği noktada yedikten sonra kuşluk vakti kahvelerimizi de içmek suretiyle tekrar yola koyulduk. Bu defa çoğunlukla inerek geldiğimiz yolu yine çoğunlukla tırmanarak arabayı bıraktığımız köye vardık. Böylelikle ilk günü tamamlayarak fonda güneşin batışı ile birlikte İznik’e doğru araba ile yola koyulduk. Erkan arabayı sürerken ben tabi biraz kestirdim.

İznik’e vardığımzda hava kararmıştı. Karnımız artık sinyal veriyordu. Açız açız … Hemen Köfteci Yusuf’a girdik. O da ne içerisi sporcu kaynıyordu. Hiç alışık olmadığımız bir durum. Sonra işin rengini anladık ki geleneksel İznik ultra maratonu başlamış. Harika bir ortamdı. O an koşabilmeyi çok istedim. Her yaşta insanın ortak bir heyecana dahil olması ne hoş bir şey. Keşke bu tür etkinlikler her yerde olsa.

İkinci günün sabahı planladığımızdan daha geç uyandık. Alelacele evden çıkıp biskletleri yükleyip dokuz gibi kahvaltımızı en pratik bir şekilde Köfteci Yusuf’ta hallettikten sonra gölün etrafını turlamak üzere yola koyulduk. Önümüzde az rampalı ancak düzgün bir satıhı olmayan mıcırlı 80 km bir yol bizi bekliyordu. Bu yolu bir iki kere yüksüz bisikletlerle yapmıştık. Bu defa yüklü bisikletler ile yapacaktık. İlk 40 km’lik İznik-Orhangazi yolunu yılda beş altı kere yapıyoruz. Ama gölün karşı tarafı olan 40 km’lik güzergahı iki senedir yapmamıştık ve hatırladığım kadarıyla asıl yokuşlar o tarafta idi.

Burası ile ilgili beni şaşkınlığa uğratan asıl konu dağ yollarını bile genişleterek asfalt yollar yapan yetkililer neden tarih ve doğa ile iç içe olan İznik gölü’nün kıyı şeridindeki yolu boydan boya mıcır ile kaplar. Anlayan biri varsa lütfen beni aydınlatsın.

Hedefimiz başladığımız yerde gölün kenarında güneşin batışını seyretmek. Böyle bir yolda çok da kolay değil tabi. Mıcır bizi oldukça yordu. Özellikle bileklerimizi. Sürekli titreyen bir bisikletin üzerinde 80 km. Ama buna değer. Manzaralar o kadar güzel ki çektiğimiz acılara değiyor. Bir de Göllüce’de sahilde Hasan’ın kahvesinde mola vermek, dostluğu ve arkadaşlığı turumuza ayrı keyif katıyor. Bize kendi yaptığı zetinyağı ile komşu teyzenin salçasının birleştiği o harika lezzeti koca bir ekmekle bandıra bandıra mideye indirdikten sonra kalan son onbeş kilometreyi uçarak gittik diyebilirim. Güneşin batışına yetiştik. Ben güneşin bu kadar güzel batığı başka bir yer görmedim henüz. Göl ve gökyüzü kırmızının her tonuna bulanmıştı. İşte buna mutlu son denir.

Ertesi gün dinlenmeyi hak ettik diyebilirim. Bize müsaade, ne de olsa yarın iş var. 🙂

 

 

Share This!

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *