Bütün bir gün Lubiana’da ne aradık?

Lubiana Avrupa’da gitmek istediğim şehirler arasında yer almaktaydı. Küçük ama güzel bir şehir olduğunu duymuştum. Balayı turumuzu bu şehirden geçirmemizin sebebi buydu ve buraya bir gün ayırdık. Bir gün bizim için bir yerde kalınmaya değer bir şeyler var ise gerçekleştirdiğimiz bir durum. Aksi taktirde bütün gün sürüş yapıp konaklayacağımız kampta geceleyip sabah toplanıp yola çıkarız.

Lubiana’ya varmadan önce zar zor olsa da az kalan yakıtımızla akşam yemeğimizi ve sabah kahve pişirecek kadar suyumuzu ısıtabildik. Bunu pek dert etmedik çünkü ne de olsa dağın başında değildik. Lubiana gibi merkezi bir yerde idik. Nasıl olsa şehri gezmek için vaktimiz fazlasıyla var diye şehrin merkezine doğru giderken gördüğümüz irili ufakllı marketlere ispirto  diğer bir deyişle etil alkol sorduk. Ama hiç birinde aradığımız şeyi bilen yoktu. Nerede bulabileceğimize dair tahmin bile yürütemiyorlardı. Bizim düşüncemiz eczaneler yada benzin istasyonlarının satabileceği yönünde idi. Henüz merkeze yaklaşmadığımız için eczane görememiştik ancak bir benzin istasyonuna rastlar rastlamaz onlara da sorduk, ancak onlardan da olumsuz yanıt aldık. Durum gittikçe karmaşık hale geliyordu. Hayellerimdeki şehri  bırakıp mahalle mahalle alkol arıyorduk.

Sora sora Bağdat bulunur derler ya, işte o hesap Erkan sora sora bizim İstanbul’da Viaport’a benzer hatta daha kapsamlı Bahaus’dan tutun da Ikea, Decathlon vb. yüze yakın çeşitli mağazaların bulunduğu yerin varlığını öğrendi. Bu bizim içimizi biraz olsun rahatlatmıştı. Burada mutlaka birileri ispirto satıyor olmalıydı. Biz yine de bir kaç eczaneye de sorduk. Ama onlar medikal amaçlı kulanılan etil alkollerdi ve litresi otuz euro civarıydı. Zaten en büyük ambalajı yarım litra kadardı. Litresi en fazla yedi, sekiz euro’yu geçmeyecek bir ürün için otuz euro vermek gerçekten aptallıktı. Ama bulamasak zorunlu alacaktık yapacak bir şey yoktu. Alkolün bu kadar tüketildiği bir ülkede sanırım bu Slovaklar alokü sadece içmek için kullanıyorlar.

Biz alkol işini bir kenara bırakıp Lubiana’nın old town dedikleri eski şehrinde bir kaç saat geçirdik. Şehrin sokaklarında turladık sokak şarkıcılarını dinledik. İnsanın bol olduğu bir kafede kahvelerimizi yudumladık. Neredeyse geçtiğimiz yollarda hiç insana rastlamadığımız için insan yüzü görmeyi özlemiştik.

Avrupa’da genç insan çok az. Yaşlı insan popülasyonu fazla. Hatta geçtiğimiz bazı kasabalarda sokaklar o kadar boş ve ıssız ki sanki fantastik bir Hollywood filmindeki gibi dünyada bir savaş olmuş, tüm insanlık yok olmuş ve sadece Erkan’la ben kalmışım gibi hissediyordum. Bazı dağ köylerinden geçerken de sadece yaşlı gördüğümüzde, yaşlıların gençleri ve çocukaları kesip yediklerini falan düşünüyorduk.

Neyse biz daha fazla vakit kaybetmeden şehrin biraz dışındaki bu alışveriş kompleksine doğru yola  çıktık. Sanırım iki saat kadar aklımıza gelebilen tüm mağazaları deli gibi dolanıp alkol aradık. Sonuç nafile. Tek seçeneğimiz otuz euro verip o alkolü almaktı. Erkan’ın son olarak tüm mağazaların neredeyse kapanmasına çok az kala seçtiği bir spor mağazasında ingilizce bilen bir müşteri Erkan’a bizim tiner olarak adlandırdığımız white gasoline’nin de aynı iş görebileceğini ve boya standı olan her yerde bulabileceğimizi söylemiş. Biz de koşa koşa Bauhaus tarzı bir mağazadan white gasoline ararken boyaların bulunduğu raflarda tam da aradığımız iki kutu etil alkolü tanesi yedi euro’ya aldık. Ne kadar sevindiğimizisiz tahmin edin artık.

Bisikletle yol alırken önem verdiğimiz şeyler o kadar değişken oluyor ki. Gezip görmek için bir gün ayırdığımız bu şehirde önceliğimiz yakıt bulmak oluvermişti. Çünkü yaşamak için yemek yemeliydik. Bir gün bakıyorsun uzun yol yapmaktan bunalırken hava bozunca önem verdiğin şey kat ettiğin yollar değil yağmurdan dolayı sırılsıklam olacağın oluveriyor ya da yağmur yağarken yokuş iniyorsan önemli olan rampa çıkmadığın oluveriyor.

Share This!

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *