Biz bisikletle köprüden nasıl geçtik?

Artık Slovenya’dan çıkmış Hırvatistan’ın Adriyatik kıyılarına varmıştık. Deniz kenarında bir şehir olan Rijeka’da çok da beğenmediğimiz kamp alanı olan Kamp Preluk’da bir geceyi zar zor geçirerek sabah kahvaltı bile etmeden yola koyulduk.

Zaten bir gün öncesi bizim için hayli yorucuydu. Hem aşırı yağan yağmur, hem de zorlu ve uzun bir rota bizi gerçekten zorlamıştı. Bir de bunlara ek olarak nnavigasyonun azizliğine uğrayıp sınır kapısı diye gittiğimiz dağın başında ki iki adet Hırvat polisinin tüm çabalarımıza rağmen bizi Hırvatistan’a geçirmemesi ayrı bir süpriz olmuştu. Meğersem orası sadece Avrupa Birliği vatandaşlarının geçebileceği sınır kapısıymış. Uluslararası geçiş için başka bir dağın başına sınır kapıları yapmışlar. Biz tabi ki Hırvatistan’ın AB üyesi olmasına rağmen Schengen Bölgesi üyesi olmadıklarını bilmiyorduk. Adamların tavrı sinirimizi bozmuştu. Altımızda araba yoktu ki. Hem de sürekli dağları aşıyorduk. Her bastığım pedalı hatırlıyorum.

Herşeye rağmen deniz görmek bizi kendimize getirmişti. Deniz demek, sahil demek, sahil  demek bizim için tatil keyi başlıyor demekti. Rijeka’dan sonraki rotamız fazla değildi. Ama buralarda navigasyonla rota çizmek çok kolay değil. Bazen belirsizlikler olabiliyor bir gün öncesinde olduğu gibi. Önümüzde de varacağımız adaya anakaradan sadece köprü bağlantısı bulunmaktaydı.

Rijeka şehrinden çıkmamız hayli zamanımızı almıştı. Çünkü Hırvatlar aynı bizim gibi; hiç bir şekilde bisiklet yolları yok ve trafikte sürücüler bisiklete saygı göstermiyorlar. Şehir çok inişli çıkışlı sanırım coğrafi yapısından dolayı bisiklet buraya girememiş. Oysa hemen yanlarındaki Slovenya’da bile en ücra kasabalarında iyi kötü mutlaka bisiklet yolları bulunmakta. Şehrin merkezinden çıktıktan sonra daha da tırmanmaya başlayarak emniyet şeridi bile bulunmayan trafikte cebelleşirken tepede gördüğümüz restoranda soluklanmak için durduk. Hava sıcak olduğu için su stoklarımız da tükenmeye başlamıştı. Burası tepede bizim gideceğimiz yolu kuşbakışı olarak görebileceğimiz bir konumdaydı. Tepeden baktığımızda yol gözümüze hiç de kolay görünmüyordu. Köprüyü ise çok uzakta deniz seviyesinden hayli yukarıda görebilmiştim. Köprü uzaktan bile heybetli görünüyordu. Kesinlikle bisikletli olarak oradan geçemeyeceğimizi ikimiz de düşünüyorduk ama telaffuz etmek istemiyorduk. Çat pat İngilizcesi olan garson kadına köprüden geçip geçemeyeceğimizi sorduk ama o da bilemediğini patronuna sorabileceğini söyleyerek içeri girdi. Geldiğinde ise geçebileceğimiz haberini bize verdi. Ama nedense ikimiz de pek inanamadık bu habere. Çat pat oraya geçmek için deniz yolu ya da tren olmadığını da öğrendik. Yapacak birşeyimiz yoktu oraya kadar gidecek ve görecektik. B planımız var mıydı? Pek yoktu. Rotayı bu şekilde hazırlamıştık. En kötüsü geri dönerek yakınlarda bir kamp alanında kalıp ne yapabileceğimizi araştırmak olacaktı.

Gerçekten de Krk Bridge köprüsüne gitmek bir hayli zordu. İniş her zaman ki gibi kısa sürdü. Sonra tekrar yokuşlar başladı.  Hızımız hemen hemen satte beş altı kilometreyi geçmiyordu. Kanter içinde köprüye vardık. Bizim Fatih Sultan Mehmet Köprüsü gibi heybetli birşeydi. Yanlız tek şerit gidiş geliş vardı. Erkan’la bisikletleri kenara çektik ve ben gişelerde bulunan görevlilerden  birine geçip geçmeyeceğimizi sormak üzere yanına gittim. Kendisine acınaklı bir şekilde bakarak, bisikletle uzun bir yoldan Rijeke’dan geldiğimizi adaya geçmek için başka bir yol olmadığını suratımı daha da ağlamaklı yaparak bizi geçirip geçirmeyeceklerini sordum. Görevli bana gülerek geçebileceğimizi söyledi. İnanamadım. Sevinçten adamın elini sıktım.

Köprüden geçmek çok eğlenceliydi. Bir sürü araba arasında iki yüklü bisiklet. Sonunda adaya varmıştık. Ada dediysem yanlış anlaşılmasın bizim adalar gibi değil. Bomboş uçsuz bucaksız sahiller. Üç beş kilometre sonra sağda elli metre ileride olduğunu belirten kamp işareti bulunan bir tabela gördük. Zaten yorgun olduğumuz için tereddüt etmeden içeri girdik. Elli metre inişten sonra bir de ne görelim kampın yerinde yeller esiyor. İçeride inşaat makinaları belli ki başka birşey inşaa ediyorlar. Adamın biri Hırvatça bize daha çok işaret diliyle yedi kilometre ilerde başka bir kamp yerinin olduğunu söyledi. Orası o kadar çorak ve kötü görünüyordu ki bu ıssız adada nasıl bir kampta kalacağımzı düşünmek bile istemedim.

Bu arada başka bir sıkıntımızda Hırvatistan’da euro’nun geçmemesiydi. Bunu anladığımızda ise euroyu Hırvat kunasına çevirecek döviz bürosu bulamamızdı. Ülkeden ükeye geçerken bazen herşeyi düşünemiyorsun. Yoldan geçen bir araba sürücüsünden yolumuzun üzerinde bir market olduğunu öğrendik. En azından yiyeceklerimizi nakit kullanmadan alabiliriz diye düşünmüştük. Markete yaklaştığımzda buranın hayli büyük bir yer olduğunu gördük. Şans bizden yanaydı içeride döviz bürosu bile vardı. Neredeyse üç günlük yemek stoğumuz ve Hırvat paraları ile kamp alanına gitmek üzere tekrar yola koyulduk. Kamp alanına yaklaştıkça neyle karşılaşacağımı çok merak ediyordum. Tuvaletlerin temizliği benim için öncelikli konu idi. Avusturya ve Slovenya’da hiç pis tuvalete rast gelmedim. Çiçek gibi temizdiler.

Meğer biz cennete doğru gidiyormuşuz. Kampın kapısından daha içeri girdiğimizde ne kadar profosyenel bir işletme olduğunu anladık. Deniz kenarında muhteşem konumda Camp Resort Njivice. Herşey dört dörtlük burada. Beş yıldızlı oteli aratmıyor.

Fiyatları da kalitesine göre oldukça iyi. Çadır yeri ve iki kişi için ödediğimiz gecelik fiyat onsekiz euro. Biz de bu güzellikten nasibimizi biraz daha alalım diye kendimize bir gün daha hediye ettik. Bu gece havai fişek gösterisi var.

Share This!

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *